mardin-mahalle-ev
Mahalle ve evler

MAHALLE

I. BÖLÜM MAHALLE VE BİZ

Bizim evde hiçbir şey kutlanmaz hatta bizim mahallede; Kutlanmaz çünkü bir şeyi kutlamak için ortada kutsanmış bir şeyin olması gerekir. Bizim evde kutsanmış bir şey yoktur, bizim mahalledeki sokak dahi kirlidir. Bizim evde kutsanmış bir şeyler var mı? diye sormuştum birkaç kez henüz yaşım yokken. Bugün televizyonda yılbaşını kutlayanları gördüm. Buna daha önce bir düğün, bir cenaze, bir doğum günü olarak da denk gelmiştim.  Bizim evdekiler tarafından tuhaf karşılanırdı bu durum, ben de ayıplardım zaten. Mahalleli de bizim evdekilerle her zaman aynı fikirdeydi.  Peki neden kutlamayı düşünmüştüm?  Bizim mahalledekiler kutlamadığına göre biz de kutlamamalıydık. Televizyondaki insanlar çıldırmış olmalıydı hatta mahalleliyle birlikte onlara acıyalı çok olmuştu. O kafirleri her zaman recme tabii tutmuşuzdur. Bizim mahalleli televizyonu da hiç sevmezdi, sevemezdi. Aramızdaki çürükler severdi bu icadı ve zengin olanlar tabi ki. Kısacası bizim mahallede ve benim hayatımda bulunan hiçbir şey için kutlama yapılmazdı. Peki, neden ben de televizyondakiler gibi yılbaşı kutlamayı aklımdan geçirmiştim? Şimdi ayıplıyorum kendimi. Bizim evdekiler duysaydı bir daha mahalleden hiç kimse beni göremezdi ben de kendimi kuyuların en derininde bir hamam böceği gibi, Kafka’nın Samsa’sı gibi görürdüm tabi. Hiçbir şey için değmezdi ya da elimizde hiçbir şey yoktu. Hayat, bizim mahalleli için çok ciddiymiş diye düşündüm. Evet ciddiydi! Diğer insanlar kutlarken, kutlaşırlarken; biz ciddi işlerle meşguldük çok daha kutsal ve önemli işlerle… Onlardan olmadığımızı bilecek kadar akıllıydık ve böylece onlara hadlerini bildiriyorduk.  Bizim mahalleli de katılırdı bu son söylediklerime. Eğer ben kutlamaya kalksaydım bizim evdekiler ve mahalleliler gülerlerdi bana katıla katıla…  Bizim evde, çerez, alkol, meşrubat, abur cubur gibi kısacası müsrife dahil olabilecek hiçbir şey bulunmazdı, paramız olsa dahi eve almazdık paramızın olduğunu da hiç hatırlamıyorum doğrusu. Para bizim için kutsal değildi zaten putunu yapsak, elimizde bulunduğu ikinci günde harcardık, ne denli değersiz olduğunu kendime anlatamıyordum. Mahallemizin sokaklarını kirleten ambalajların koruduğu gıdalardan nefret ederdik. Bulgur paketlerini görürdük bazen. Bunlar nereden geliyordu sokağımıza, kimler günahlar işleyip iştahımızı uyandırıyordu? İştahımız yerinde değildi pek çok zaman fakat yine yiyecek bir şeyler bulunurdu ceplerimizde, nefretimizi karşı yüzlere apaçık ilanlarla gösteren gözaltlarımızda. Bazen sınırlarımızda tuhaf yolcular belirirdi. Ben ailemi kollayıp temkinli davranırdım. Sürüm beni tebrik etmezdi çünkü alkış nedir bilmezlerdi güvercinleri bile o yüzden keserdik. Bazen kutlardım kendi içimde insanların gelişlerini çünkü onlar gibilerin de var olduğunu fark ederdim. Mahallelinin hoşuna gitmeyeceğinden ziyaretçilere düşman kesilirdim. Bizim mahalleli ateşin keşfinden hoşnut değildi o yüzden küllerini sokağa atardı. Mahallelinin ve bizim evin bütün çocukları o külün dumanı altında oyunlar oynamaya çalışırdı. Sessiz ve eğlendirmeyen oyunlar. Aramızdan biri hiç görmediğimiz ırklardan birinin temsilcisi olurdu istemeyerek ve onu ötekileştirmez, olduğu gibi zincirlere vururduk. Bazen içimizden biri bizim için futbol topu getirirdi ve mahallenin kutsallaşmaya yüz tutmuş iftar topu kadar dikkat çeker, hemen patlatılırdı. Mahalleli ve bizim ev huzura kavuşurdu. Akşam futbol oynayan çocukların dedikodusu yapılır, o çocuklar sorguya çekilirdi. İçimizden bir kahraman çıkmazdı çıkamazdı. Bizler morga ölü şekilde girmemiş, mezarda çözülmeyi bekleyen basit organizmalardık. Bizler “Köylüleri neden öldürmeliyiz?” şiirindeki anlatılmak istenenlerin yapışık olduğu paslı bitkileriz. Kirli renklerimizin ve o şiirin anlamının bizim üzerimizde belirmesini hiç istemezdik. O şiiri okuyabilecek kadar sapkın değildik zaten.

mardin-mahalle-ev
Mahalle ve evler

II. BÖLÜM MAHALLEDEKİ RÜYA

Bir gece ölüler diyarında bir akşam yemeğini daha tamamlamış ve artık kemikleri sokağın en zayıf canlısına götürmeye karar vermiştim. Dışarı çıktığımda rahatsız edici hislerle birlikte yürümeye başlamıştım. Uzun zamandır rüya görmediğimi, gördüklerimin rüya olduğunu zannediyordum. Yemeği vereceğim köpek sinekleri kovalıyordu, köpeği bir at ve şimdi de üzerime gelen bir boğanın üzerindeki uzun saçlı matador, kırbacını elinde tutuyordu. Olanlara inanamadım ve gözlerimi kapatıp boğaya doğru yere kapandım. Boğa kahkaha atarak şu sözleri sarfetti; “Hiçbir zaman bana tapınmalarını istemedim ancak boynuzlarıma imrenip kirli kılıçlar icat edildi, kanla toprak sulandı, kağnım elimden alındı, kadının sütünden vazgeçildi en kötüsü de ataların sırtıma binmemişti şimdilerde siz savaşçılar gibiyim.” karanlıkta tüm bu karmaşanın ortasında bir ses duydum. Matadoru, boğayı, sineği, atı, zihnimi ve mahalleyi daha da sessizliğine gömen bir ses…

“Ölüsünüz”. Üç gece uyuyamadım, olanları düşündüm durdum. Boğa gerçek miydi? Matador neden konuşmadı? At ve sinek neyin uyumuydu? Köpek o enerjiyi nereden bulmuştu? Yatakta kıvranmaya devam ediyordum. Çevremde at ya da öküz yoktu. Hayvanlar ne işe yarardı ya da neden yaşarlardı? Bir gün boğa yine karşımda durdu ve matador ile şarap içiyorlardı. Gözlerime inanamamıştım. Tedirginlik kapladı bedenimi mahalleli bizleri bu halde görmemeliydi göremeyeceklerinden emin olduktan sonra onlara odaklandım.

  • Hala korkuyorsun insan. Ne olacak senin bu halin.
  • Neden benimle konuşuyorsunuz? Ne kötülük yaptım? Şeytan mısınız? Diye haykırdım.
  • Hayır. Biz ne şeytanız ne de başka bir şey. Senin kafanda olan bir şey de değiliz. İkimiz, üçümüz hepimiz gerçeğiz. Sorumluluklarımız var ve onları uyguluyoruz. Sinek ve atın anlamını çözdün mü?
  • Hayır. Deliriyorum ve sizi dinlemiyorum. Karnım aç, bir şeyler bulabilir misiniz?
  • Hayır. Sen bizi reddettin biz de seni reddediyoruz ama şu kibriti al belki bir şeyler pişirirsin bununla. Şeytan dediklerin sana ateş taşıyor sana alev saçmıyor. Hadi git atı, sineği, beni ve yanımdaki alkoliğin kim olduğunu düşün.

Anlayamamıştım. Delirdiğimi ve biraz da olsa yaşadığımı hissetmiştim o gece.

III. BÖLÜM MAHALLE YANGINI

 Bir gün ben Prometheus olarak bizim evdeki bir odayı yakarak bu işe son verdim. Aynı zamanda kafamdaki tüm tahtaları da ateşe vermiştim boğa da yanmıştı. Bütün ev yavaş yavaş yandı. Mahalleli her zamanki gibi bizi de kutsal görmedi ve yardım etmedi. Mahallemizin bazı sinirlileri, olan biteni yorumluyordu. Üst üste olan o evlerin oluşturduğu biricik mahallemiz yanacaktı fakat hiç kimse ipini harcamaya kıyamadı. Bizim lavabodaki yarım sabuna, komşumuzdan çaldığım değerli tespihe, küçükken sokakta bulup oyuncak yaptığım su şişesi kapaklarına, bizim için zaman pek değerli olmasa da bazen baktığım o kararmış duvar saatine, mahalleden sevdiğim kızın bana verdiği dikenli tele acımadım değil. Bizim ev yanarken evdekiler ağlamaklı ya da canlanır oldu fakat ben seviniyordum, boğanın eti kızarıyordu. Bu durumu diğer çocuklara da anlatcaktım ki gördükleri her yeri yaksınlar. Mahallemizdeki çürük ve fark edilmeyen duvarlardan birinin dibinde uzanmıştım ve izliyordum; Kutlanan yılbaşlarını, sıkışmış yayların fırlayışlarını, çocukların doksana attığı şutları, sönmeyen mumları, hoşgörulü insanların konuşmalarını, ayrılırken aramızdan bilincin hiç pişman olmadığını, havai fişeklerin sıcaklığını, ayıbın sahtelikten ayrıldığını, gerçeğin yavaş yavaş yanıp bütün rutubetli duvarları yaktığını… Aklıma böyle şeyler geliyordu. Bütün mahalle yanmıştı ve uçuyor olsam bu kadar özgür hisseedemezdim.

Ben ve birkaç mahallelinin çocuğu uyuşturucudan erimeye devam ederken bu hikâyeyi onlara anlatmıştım ya da anlatamamıştım. Onlar bahsi geçen mahallenin “ütopya” olduğunu söylemişlerdi. Bence pek de haksız sayılmazlardı. Ben elimdeki kimyasalları, yanan mahallenin içinde olduğu alevler aracılığıyla karıştırmaya devam ediyordum. Yeni bir mahalle yaratmak zorundaydım. Matador beni ve yılbaşını kutlamaya devam ediyordu…

haber oku